rss
email
twitter
facebook
Film İnceleme ve Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film İnceleme ve Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2010 Perşembe

THE GOOD HEART- Ana Yalnızlar barındayım!

Dikkat: Spoiler içerebilir. Ama filmin seyir zevkini etkilemiyor. İki ölümlü de test edilmiştir.


Bir ayağı çukurda beşinci kalp krizini geçirmiş bir ihtiyar. Evi sokaklar olan garip saçlı , ilk intiharı başarısız olan bir delikanlı. İhtiyar aksi yatmadan önce “Derin nefes alın !” ile başlayan rahatlama kasetleriyle iyice çileden çıkıyor fakat bu onun uykusu. Dost most hak getire hiç kimse yok. Tek felsefesi “bir bar asla kapanmamalıdır .” Bizim süpürge saçlı delikanlının yaşam(ama) mücadelesi ile bu aksi adamın yaşam mücadelesi aynı hastane odasına düşüyor. Delikanlımız hastane personeline minnettar kalıyor, çıkmak bile istemiyor bir şekilde çıkıyor. İhtiyarla geçirdiği iyi vakit cabası. Birden hastaneden gidiyor, bunak onu nerede bulacağını biliyor.
Jaques
Senin başına ne geldi?
Lucas
Başarısız.
İntihar girişimi.
Jaques
Tanrı aşkına.
Her Allah'ın günü...
...yaşam savaşı veriyorum, ben.
Aynı zamanda, hayatının
Baharında olan bazı moronlar...
...hayatlarının üzerine sifonu çekiyor.
Yukarıdaki diyalog birçok şeyi özetliyor. Ama biraz eksik Lucas kendi yaşamın mücadelesini veriyor aslında fakat elinde bir şey kalmadığını görüyor ve zaten kendisini bir insan olarak görmüyor Lucas. Lucas kendince bir hayvan modern dünyanın kurallarına göre yaşamadığı için kendini bir hayvan olarak nitelendiriyor. Güya toplum fertleri birbirlerini korur/kollar onun ferdi olduğu bir toplum yok! Onu kollayacak toplum çoktan unutmuş bile… Neden intihar? Sorusuna Lucas’ın cevabı bu! Ama Lucas için Henüz erken.
İhtiyar Jaques zaten ölmemeye kararlı. Ama ya ölürsem? Korkusu ölmek değil barın yok olup gitmesi. Bar binası iyi bir yerde takım elbiseli adamlar istiyor, Jaques siktir çekiyor. Yerine bir halef şart. Lucas ona göre pek normal olmasa da. Lucas en uygun kişi. Bir insanı eğitmek, onu dışında olduğu bir şeyin içine sokmak…
Lucas neye benzeyecek? Jaques gibi aksi bir şey mi olacak? Jaques bunun çabasını veriyor. Barının ve kendinin katı kuralları eşliğinde Lucas’ı “normalleştirmenin” mücadelesini veriyor.



Görünüş tamam. Ama Lucas’ın insan olduğu unutuluyor bir süre. Zaten Lucas kendi de unutuyor. Lucas kendi karar almalı. Ama neyin kararı. Jaques ne kadar yalnızsa Lucas onun iki katı.
Gemilerde kadının uğursuzluk getirdiğine inanılır. Jaques’in gemisi barı. Jaques’in barları kadınlara göre yerler değil. Jaques’in barları erkeklerin gelip özgürlüklerini ilan ettikleri ve hiçbir kadın elinin onlara ulaşamayacağı bir mabet.
Böyle bir adamın yanında yaşıyor bizim Lucas. Ve bir gece bir kadın giriyor içeri, güzel bir kadın. (Hey don’t cry) filmin en sevdiğim sahnesi. İstemeden de olsa barın kuralları yıkılıyor. Bir şampanya sayesinde. Sessizce uyuyor orada kadın.
Lucas’a bir amaç bir verecek karar lazımdı. Kadın Lucas’ın kararı oluyor ve Lucas Jaques’in onu dönüştürme/giydirme vs. çabalarıyla değil, aldığı kararla insan oluyor. Yanlış yada doğru Luc bir şey yapıyor. Sonucunu siktir edin Lucas kendi kararını alıyor…

Bir insanı bir diğeri ehlileştiremez, sadece diğerine iyi ya da kötü yön verir. Lucas’a olanlar tam olarak buydu. Yaşlı dostu Jaques ona çok şey kattı. Lucas Jaques’e hayat verdi. Ama bu ihtiyar fazla kalmayacak gibi duruyor doktoru onu kalp için sıra bekleyenler listesine yazıyor. Yani Jaques’in yaşamı birinin ölmesine bağlı. Dostluk her zaman bakidir. Birbirlerinin ağzına sıçsalar da içmişlerdi bir kere dostluk suyundan. Artık kim gitse diğer için hiç iyi olmayacaktı.
İki insan ve bir lanet olası bar. Bu kadar küçük bir alanda aslında bizim günlük yaşantımızdan farklı bir şey olmuyor. Fakat filmde önemli bir unsur var o da filmin yönetmeni Dagur Kari! Sadece bu filmiyle değil diğer filmleriyle de aynı övgüyü hak eden bir yönetmen. Sıradan olanı, günlük hayal kırıklıklarını hem olduğu gibi gösterip hem de seyredilir kılmak kolay olmasa gerek. Paul Dano’nun(Lucas) rolünü aslında Tom Waits oynayacakmış diye dedikodular döndü bu film hakkında. Bunun için üzülenler tanıyorum. Fakat iyi ki Paul Dano oynamış. Litle Miss Sunshine’den beri dikkatimi çeken bir oyuncu Paul Dano ve filmde de beni şaşırtmayarak çok iyi bir iş çıkardı. Brian Cox için ne desem az bu film bir roman olsaydı ve ben de okusaydım Jaques için Brian Cox’dan başkası gelmezdi aklıma. Dagur Kari farklı kadınlar çiziyor filmlerinde ve her filminde güzel ve o çizdiği nitelikteki farklı kadınla uyumlu kızlar buluyor Noi Albinoi filmindeki Kafedeki kız , Dark Horse’da Franc ve bu filmde April(Isild Le Besco) o yüzden bu film roman olsa Dagur Kari , “Barış ben bunu filme çekeceğim hangi kızı oynatayım dese” . “Sen daha iyi anlarsın üstat derim.”
Filmde Hoşuma Gidenler
Piyano Zaman zaman görünen bu aleti ne zaman görsem tebessüm ettim.
Ördek: Bu ördek başta noel’de yemek için alınsa da. Filmin oyuncularından biri oldu ve barın köşesinden seyirciye göz kırptı. Ördeği alış sahnesi dahil ördeğin var olduğu her sahne eğlenceliydi. “Yoldaşımız olan bir ördeği öldüremeyiz” dedi Lucas ve bir şekilde öyle de oldu.
Barın Mutfağından Yukarı Çıkan Garip Merdiven: Vay be! Dediğim andır çekiyorsun aşağı iniyor. Bir perde gibi. En sevdiğim sahne April’in bu merdivenden Lucas’ın odasına çıktığı andır. Bunun sebebi merdivene olan hayretimizin ortaklığındandır. “Vay canına.
Filmin Sevdiğim Mottoları
Sanırım hepsi Jaques’in ağzından çıkan şeylerdi.
Şampanya kadınlar için değildir. Sadece futbolda önemli zaferleri kutlamak içindir.
Brokoli osuruğun şekle bürünmüş hali. Osuruğu elimizle tutabilseydik...
...gözünde canlandır. Bence brokoli gibi bir şeye benzerdi.
Hayatımı kurtardınız, beni giydirdiniz ama ben ancak size spermlerinden başka bir şey veremem. Size spermlerimi bağışlıyorum. (LUCAS)
EN SEVDİĞİM SAHNE



Ördekten bahsetmiştim ve o ördeği gördüğüm andan itibaren kesilecek diye üzülmeye başladım. Bara gelen ve Budist olduğunu iddia eden Asyalı bir adam var. En sevdiğim sahne içinde ördek geçen Jaques’in bu Asyalı ile konuştuğu sahne oldu ve en eğlendiğimde buydu.
--Acıyla geçen aylar boyunca tek tesellim, bu ördeğin bir tabak içinde önüme servis edilmesinin hayaliydi.
Bekle, Lucas.
Bir saniyeliğine elindeki satırı aşağı indir Merak ettim de... siz Budacı'lar ne yiyorsunuz? Vesak Festivali boyunca yani.
-Ben şahsen, ördek yiyorum.
--Budizm ve vejetaryenliğin el ele olduğunu sanırdım.
--Yani, Budizmin ilk öğretisi yaşayan bir canlıya zarar vermekten ve onu öldürmekten kaçınmak. Peki sen nasıl et yiyebiliyorsun?
-Aslında, Buda et yermiş bu yüzden kendisi vejetaryen değil. İşin doğrusu, Buda'nın bozulmuş domuz eti yiyip zehirlendiği tahmin ediliyor. Buda'ya göre yeme maksadıyla bir hayvanın öldürüldüğünü görürsen, duyarsan veya kuşkulanırsan o eti yiyemezsin.
-- Birbirimizi kandırmayalım. Yani, kasaplardaki tüm etler yenilmek için öldürülen hayvanlardan oluşuyor. Bu yüzden ilk öğretiyi yerine getirmemiş oluyorsun.
- Ancak bir hayvanın öldürülmesine de dâhil olmuyorum.
--Bu da demek oluyor ki yeme maksadıyla bir hayvanın öldürüldüğünü görmediğin ve bundan kuşkulanmadığın için uygun eti bulmuş oluyorsun.
-Öyle de denebilir.
--Buda'nın maymunlarının seni bir düzene sokması lazım.Çünkü bu hiç mantıklı değil.
--- Şunu öldüreyim mi artık? (Lucas)
--Bak ne diyeceğim... Bu akşam et yiyebileceğimi hiç sanmıyorum. Bize şöyle yüzü gözü olmayan bir şeyler hazırlayabilir misin?

6 Eylül 2010 Pazartesi

“Süper Kötü.Süper Baba” – Çılgın Hırsız


Animasyon camiası kızışıyor.
Animasyon dünyasının devi Pixar animasyonun karşısına şu sıralar Universal Stüdyoları 9’dan sonra Çılgın Hırsız ile rekabete karşılık veriyor. Her ne kadar hala Pixar’ın gölgesinde kalsalar da rekabet iyidir dedirten animasyonları izlemeye başlıyoruz. İşte Çılgın Hırsız bu rekabetin bir meyvesi.
Çılgın Hırsız, kendisini en kötü olarak tanımlamış olan Gru adındaki bir  karakter. Bu şöhreti mısır piramitlerinin çalınmasından sonra zedeleniyor ve tekrar en kötü ünvanına ulaşabilmek için AY’ı çalma fikrini kafasına koyuyor. Ama beklemediği 3 küçük şey onu bambaşka bir kimliğe bürüyor. Margo, Edith ve Agnes. Bu üç küçük kızı Vector’u yani yeni en kötüyü alt edebilmek için evlat ediniyor ama duygularının sandığı kadar kötü ve acımasız olmadığını fark ediyor.Universal Stüdyoları’nın bu yeni animasyonu yeni trende uyum sağlayarak 3D olarak vizyona giriyor ve tamamen kötünün içinde bir iyi bulma hikayesini anlatıyor. Sloganı süper kötü, süper baba olan Çılgın Hırsız aslında Gru’nun kötülüğünün çocukluğunda yaşadığı bazı sorunlara değinmesiyle biraz klasik hal alıyor. Senaryo açısından fazlaca bir getirisi olmayan film yine de 3D olması ve yan karakterleriyle iyi bir seyir sunuyor izleyiciye.
Yan karakterler içerisinde özellikle Gru’nun altında çalışan “minyon” adı verilen sevimli sarı karakterler dikkat çekiyor. Film boyunca saçmalıkları, sakarlıkları ve hemen hemen her hareketiyle izleyiciyi güldürmeyi başarıyor. Ve tabi ki en küçük olan Agnes’in sevimliliği ve hareketleri de filmi izlenir kılan bir diğer sebep.Orijinal dilinde Gru’ya Steve Carell’ın seslendirdiği “çılgın hırsız”, ülkemizde Ata Demirer’in sesiyle hayat buluyor. Ata Demirer’in farklı yorumuyla hayat bulan Gru’nun özüne girebilmek için orijinal dilinde izlemek gerekir. Çünkü Steve Carell sadece sesiyle değil tüm mimikleriyle bu karaktere can vermiştir. Vector’u ise Buz Devri’ndeki Sid karakteriyle gönülleri ayrı fetheden Yekta Kopan seslendirmekte.
Çılgın Hırsız belki de şu ana kadar Universal Stüdyoları’nın en iyi iş yapan animasyonu. Hatta öle gözüküyor ki Buz Devri, Buz Devri 2 ve Horton’un sorumlu yapımcısı Chris Meledandri sonuçtan öylesine memnun ki  son animasyonu olan Çılgın Hırsız’ın devamı olacak olan Çılgın Hırsız 2’nin hazırlıklarına başlamış bile.

18 Mart 2010 Perşembe

Los Lunes Al Sol

Los Lunes Al Sol yani Türkiye'deki vizyon adıyla Güneşli Pazartesiler. Ölmeden izlenmesi gereken ilk 10 film diye bir liste varsa eğer ilk sıralarda yer alması gereken bir film o. Siz anlayın artık, nasıl bir film olduğunu.


Filmin konusunu kabaca anlatacak olursam, İspanya'nın endüstrisi gelişmiş bir liman kentinde tersanede çalışan Santa ve 5 arkadaşı, yapılan grevden sonra işten çıkartılır. Rico, aldığı tazminat ile "Tersane" isimli bir bar açar ve bütün arkadaşlar bu barda vakit geçirmeye, birbirlerinin düşlerini paylaşıp, sıkıntılarını gidermeye çalışırlar.Bir diğer yandan ise yeni iş arayışları sürekli devam etmektedir.

İşsizlik, orta yaş bunalımı, yalnızlık, arkadaşlık,isyan gibi temalar filmde öyle bir dille verilmiş ki filmi izlemiyor da yaşıyorsunuz adeta diyebilirim.
Olayların sıradanlığı, repliklerin sadeliği ama çok derin duygular içermesi, insanın kendini o karakterlerden birinin yerine koyabilmesini sağlıyor. Çünkü aslında insan kendisiyle aynı ya da benzer bir karakteri görüyor karşısında, o karakterle benzer dertlere veya heyecanlara sahip, onunla aynı isyankar tavır içerisinde, o da hayatının belli bir döneminde o karakterlerin hissettiği gibi hissetmişti. Yani tam manasıyla ayna gibi bir film.

Filmi izlerken ki ruh halim bittikten sonraki ruh halimle aynı değil ama benzer özellikler taşıyordu. Aslında insan böyle filmler izledikten sonra oturup sorguluyor bir şeyleri, kendini, kendi dışındakileri, daha farklı bakabiliyor ya da bakmak isteği duyuyor çünkü bu filmler ona kendi hayatından kesitler verip, hayatını daha iyi yapmak için bir fırsat sunuyor . Ben de bu söylediklerimi uygulayanlardanım. Farklı bakan ya da bakmaya çalışan ya da farklılaştırmaya, iyileştirmeye çalışan biri. Galiba...
Ayrıyetten Javier Bardem'in sergilemiş olduğu oyunculuk muhteşem ötesiydi. Bunu da belirtmeden yapamıyacağım. 10 üzerinden atlayıp 11'e basacak bir oyunculuk. İzleyin, mutlaka!

Aslında filmin bütün büyüsü bu soruda belli ediyor kendini:

-Que dia es hoy?

17 Mart 2010 Çarşamba

Kim Oscar almamış ? Jeff ! Gel oğlum ! Sen de Sandra !

Her dünya vatandaşı gibi sinemayla haşır neşir olduktan sonra sinemanın gidişatını etkileyen unsurlarla da ilgilenmeye başladım. Nedir bu unsurlar ; box office ondan sonracığıma ödüller ha işte ödüller . Oscar , Altın Palmiye , Altın ayı , Sıska güvercin , Gümüş Penguen vs. vs... Ben işin Oscar'ındayım. Sanki bu akademi Mevlana' dan özel eğitim almışta "Ne olursan ol yine al !" gibi bir öğretiyi uyguluyor.

Ödül almış filmleri anında down eden bünyem , yaş kemale doğru yol aldıkça (sanırsın 100 yaşındayım) lan bi bokluk var bu işte son 10 yılda kaç tane ünlü varsa hepsinin eşit sayıda oscar'ı var . Ne adalet sahibi akademi imiş arkadaş . (sanki USA nın her boklu döneminde USA'yı aklama çabası içinde olan kurum o değilmiş gibi) . Miras kavgasına filan girersem akademiye götüreceğim diye düşünmeye bile başladım çünkü bu adamlar eşit dağıtıyor!

Bilindiği üzere Google çıktı entellik yayıldı hesabı uzun bir oscar ödülü taraması yapızladım. Aman tanrım ben son 10 yıl diyordum bu adamlar köfteci ramiz usta gibi "1928'den beri herkese eşitlik" şiarıyla koşturuyorlar. Üstüne üstlük Akademi yetmezse altın küre'yi bu işe alet ediyorlar . Akademi başkanını arayarak "off off neden böyle yapıyorsun" dediğimde "bak delikanlı bizim mottomuz" HERKESE BİR OSCAR ! Kuruluşumuzdan bu yana bu şiarla yollardayız. Bir tek Martin Scorsese'ye cinlik yaptık ona ödül verirsek bir daha çekmemesinden korktuk." İçimden "Vay be Akademi dediğin Tansu Çiller ve Cem Uzan karışımı bir şeymiş" diyerek kaçtım . Ama başkan şımarmış bir şekilde "Milyon Dolarlık Bebek , Bir Kaç Kuruşluk Olacak ! " diye bağırdı.

Bu yıl Jeff Bridges abimiz dört kere aday olup bir türlü kavuşamadığı oscar'ına kavuştu. Tekrar The dude haline dönmesi de pek hoştu. Ama bu adam en kötü ihtimalle 1998 de çektiği "The Big Lebowski" filmi ile alması gerekmez miydi. Bakın en kötü ihtimalle diyorum . Ama neden bu adamlar herkesi listeye koyup öyle dağıtıyor ödülleri yani Jeff kireyzi hört filmiyle değilde köyden indim şehire filminde oynasa yine alacaktı ödülü . Jeff kardeşimizi seviyoruz aldığı ödülü umarım alkol bağımlısı olup sokak köşelerinde uyumaya başladıktan sonra bozdur bozdur harca yapmaz.

Ya Sandra Bullock 'a ne demeli . Kadın bir ilki başararak aynı anda hem razzie hemde oscar alan ilk insan oldu. bu konuda yapılacak tek yorum ödül törenini izleyen birden fazla erkek kitlesinin yaptığı yorumdur . "Sandra kesin jüri ye verdi abi ! "



16 Mart 2010 Salı

KROTKI FILM O ZABIJANUI

İngilizce tercümesiyle A Short Film About Killing/Thou Shalt Not Kill yani 10 Emirden biri olan Öldürmeyeceksin maddesi.
Polonyalı dahi yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin dekalog serisinin beşinci filmi. 10 emirden hareketle yazmış olduğu 10 kısa filmin ikisini uzun metraj çekmeye karar veren yönetmen bu iki seçiminden birini bu film, diğerini ise Krotki Film o Milosci/A Short Film About Love filmi için kullanmış.
Evet bu filme gelirsek, filmde ölüm, şiddet ve sosyal değerler bütün çıplaklığı ve sadeliği ile vurgulanıyor. Filmde işlenen bir cinayet ve cinayet sonrası idama mahkum edilen bir adamın hikayesi çok etkili bir şekilde yansıtılmış. Aslında ben filmi izlerken olay henüz cinayete gelmeden o sinir olduğum taksi şoförünün başına bir şey gelmesi için dua etmiştim ve geldi. ( aha spoiler!)
İzlediğim ve rivayete görede aynı şekilde olduğu düşünülen, en uzun cinayet sahnesiydi. Aslında cinayeti bir bakıma size de işletmeye çalışmış yönetmen. Böylelikle o "Öldürmeyeceksin" emrinin ehemmiyetini vurgulamış. Tabi olay bu cinayetle bitmiyor. Ardından idam mahkumu bir katilin psikolojisini yaşıyorsunuz. Yaşatıyor. Onun o çaresizliği, din adamıyla konuşması, kafasındaki soru işaretleri hepsi o kadar adım adım işlenmiş ki benim de içime aynı şekilde işledi ve sonunda "Öldürmeyeceksin" emrinin sadece birey için değil devlet için de gerekli olduğunu bangır bangır bağırırcasına yapılan bir idam. O hüznü yaşamada ki doruk noktanız.
Her canlı ölümü tadacaktır, her insan.Tamam ama önce her insan bu filmi izlemeli daha sonra tatmalıdır ölümü.Tabi diğer filmleri de izlemeli ama ilk sıraya bunu koymalı.

14 Mart 2010 Pazar

Crazy Heart


Crazy Heart'ı yeni izleme fırsatı buldum, izlemeden önce geçtiğimiz senenin Wrestler'ının hikayeseni bu sefer bir şarkıcı üzerinden anlatmışlar gibi yorumlar okumuştum ama izledikten sonra kesinlikle öyle olmadığını söyleyebilirim. Bir kere sadeliği ve durgunluğuyla bile Wrestler'ı katlayacak bir film. Filmde tekrar güzel şeyler yaşamak isteyen hayata asılmak isteyen bir country şarkıcısının dokunaklı öyküsü anlatılıyor. Kendini alkole vermiş, 20 küsur yıldır çocuğunu görmemiş, eski eşinin halinden bir haber olan ve artık müzik kariyerinde de batmaya doğru ilerleyen bıkmış bir adamın tekrar aşkı bulması ile arınmaya başlaması, hayata tutunması ve müzikal anlamda da iyi şeyler yapmaya başlaması söz konusu oluyor. Yani izlerken başlarda üzüldüğünüz adam adına sonraları yavaş yavaş mutlu oluyorsunuz.


Filmin müziklerine gelince Jeff Bridges'ın bu kadar güzel bir sesi olduğunu bize daha erken göstermeleri gerekirdi yapımcıların. Ayrıyetten Collin Farrel için de aynı şeyi söyleyebilirim. Country için biçilmiş kaftan sesleri varmış ikisininde. Besteler de çok güzel olunca süper bir soundtrack albümü çıkmış ortaya ki o da en iyi müzik ödülünü almadan edememiş. Tabi ki hakkıyla.

Şöyle biraz rahatlamak, biraz burulmak, biraz eğlenmek istiyorsanız bu filmi mutlaka izleyiniz. Bi' kere Jeff Bridges var, sırf onun için bile izlenir...

12 Mart 2010 Cuma

Ex Drummer


Belçikalı Herman Brusselmans'ın aynı isimli romanından uyarlanan ünlü reklam yönetmeni Koen Mortier tarafından yönetilmiş, 2007 yapımı insanı iliklerine kadar rahatsız eden bir film Ex Drummer.Filmi izlemeden önce kendi hayatlarınızı değersiz sanabilirsiniz ama emin olun öyle değil.
Filmin konusu; 3 tane özürlü arkadaş bir müzik yarışması için kurdukları punk gruba davulcu aramaktadır. Bu arayışları eski bir davulcu ve ünlü bir yazar olan Dries'e götürdükleri teklifin olumlu sonuçlanmasıyla son bulur. Yazarın asıl amacı bu dibe çökmüş insanların dünyasına girmektir ve girdiği bu dünya gerçekten çok kötü bir haldedir.

Film boyunca işlenmiş olan yasak ilişkiler, duygusal çöküntüler, anarşist hareketler ve ölüm konuları izleyiciyi filmden bir saniye bile ayırmamakla kalmıyor aynı zamanda rahatsızlık veriyor. Filmin çekimleri çok ilginç. Film başlarken geri sarım görüntülerle karşılaşıyoruz ve Koen karakterinin evinde yer alan çekimler tepe taklak bir şekilde verilmiş. Filmin aklımda kalan en önemli repliği ise :"Kolektif hüzün diye bir şey yoktur, bütün hüzünler bireyseldir." Ayrıca filmin soundtrack albümü dinlemeye değer nitelikte.

Mary and Max: Karmaşık Hayatların Sıradışı Dostluk Hikayesi



Mary and max Adam Elliot’un yazıp yönettiği bir stop-motion. Birçok festivalden de ödülle dönen bu yapım galasını 2009 Sundance Film Festivali’nde yaptı. Elliot zamanında başından geçen bir hikayeden esinlenerek yazdığını söylediği bu animasyonla benim gönlümü kesinlikle fethetmiştir. Adam Elliot Harvie Krumpet adlı kısa animasyonu ile de zamanında oscarı evine götürmüş bir yönetmen. Mary and Max isimli animasyonu da 82. Oscar ödüllerine aday adayı oldu fakat ne yazık ki ilk 5e giremedi.
Mary and Max bilinen günümüz animasyonlarından farklı. Ne kadar renkli ve eğlenceli gibi gözükse de içinizi burkan bir özelliğe sahip. Hikaye 8 yaşında Toni Collette ‘ nin seslendirdiği Mary adlı alnında “kaka” rengi bir lekesi olan küçük kızımızla, Philip Seymour Hoffman’ın seslendirdiği 40lı yaşlarındaki Max’in mektup arkadaşlığına dayanıyor.



Mary Avustralyada yaşayan ilgisiz bir baba, tuhaf ve alkolik bir annenin yalnız kızı. Ve bebeklerin bira bardağının dibinde bulunduğuna dair de tuhaf bir fikri var. Bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için bir gün rehberden Amerikalı birinin ismini seçer ve ona mektup yazar. İşte bu kişi de Max’dir. Max ise 44 yaşlarında panik atak sahibi ve obezite sorunu olan yapayalnız, gri bir dünyada papağanı, salyangozları ve öldükçe yerine yenisi konan Henry adlı balığı ile yaşayan bir adamdır. Onun hayatını renklendiren tek şey Mary’den aldığı bir hediye olur.
Mary ilk mektubunda kendi anlatır da anlatır, sorular sorar durur ve bu kadar baskının üstüne Max panik atak krizlerine yakalanır ama sonunda o da yazmaya karar verir. Böylece yıllar boyu sürecek bir dostluk başlamış olur.



Kesinlikle iki sıra dışı hayatı olan, uçurum denecek kadar yaş farkına sahip ama ilgiye ve sevgiye aç olan iki insanın bu muhteşem dostluk hikayesini izlemelisiniz. Başlarda da sölemiştim cıvıl cıvıl, renkli, eğlenceli olsa da, sizi ne kadar gülümsetse de bir o kadar da içinizde bir yerlerde sizin burkan bir şeylerin olduğunu hissedeceksiniz izlerken.

İşte Mary and Max böylesine bir animasyon. Ve kesinlikle görebileceğiniz en sıra dışı ve karmaşık karakterlerin toplandığı bir yapım. Bu dramatik animasyonda ki mekanların ve müziklerin etkisi de göz ardı edilmemeli.
Herkese tavsiye edeceğim bir Adam Elliot harikası.

“insan kusurlarını kendisi seçemez”