rss
email
twitter
facebook

16 Eylül 2010 Perşembe

THE GOOD HEART- Ana Yalnızlar barındayım!

Dikkat: Spoiler içerebilir. Ama filmin seyir zevkini etkilemiyor. İki ölümlü de test edilmiştir.


Bir ayağı çukurda beşinci kalp krizini geçirmiş bir ihtiyar. Evi sokaklar olan garip saçlı , ilk intiharı başarısız olan bir delikanlı. İhtiyar aksi yatmadan önce “Derin nefes alın !” ile başlayan rahatlama kasetleriyle iyice çileden çıkıyor fakat bu onun uykusu. Dost most hak getire hiç kimse yok. Tek felsefesi “bir bar asla kapanmamalıdır .” Bizim süpürge saçlı delikanlının yaşam(ama) mücadelesi ile bu aksi adamın yaşam mücadelesi aynı hastane odasına düşüyor. Delikanlımız hastane personeline minnettar kalıyor, çıkmak bile istemiyor bir şekilde çıkıyor. İhtiyarla geçirdiği iyi vakit cabası. Birden hastaneden gidiyor, bunak onu nerede bulacağını biliyor.
Jaques
Senin başına ne geldi?
Lucas
Başarısız.
İntihar girişimi.
Jaques
Tanrı aşkına.
Her Allah'ın günü...
...yaşam savaşı veriyorum, ben.
Aynı zamanda, hayatının
Baharında olan bazı moronlar...
...hayatlarının üzerine sifonu çekiyor.
Yukarıdaki diyalog birçok şeyi özetliyor. Ama biraz eksik Lucas kendi yaşamın mücadelesini veriyor aslında fakat elinde bir şey kalmadığını görüyor ve zaten kendisini bir insan olarak görmüyor Lucas. Lucas kendince bir hayvan modern dünyanın kurallarına göre yaşamadığı için kendini bir hayvan olarak nitelendiriyor. Güya toplum fertleri birbirlerini korur/kollar onun ferdi olduğu bir toplum yok! Onu kollayacak toplum çoktan unutmuş bile… Neden intihar? Sorusuna Lucas’ın cevabı bu! Ama Lucas için Henüz erken.
İhtiyar Jaques zaten ölmemeye kararlı. Ama ya ölürsem? Korkusu ölmek değil barın yok olup gitmesi. Bar binası iyi bir yerde takım elbiseli adamlar istiyor, Jaques siktir çekiyor. Yerine bir halef şart. Lucas ona göre pek normal olmasa da. Lucas en uygun kişi. Bir insanı eğitmek, onu dışında olduğu bir şeyin içine sokmak…
Lucas neye benzeyecek? Jaques gibi aksi bir şey mi olacak? Jaques bunun çabasını veriyor. Barının ve kendinin katı kuralları eşliğinde Lucas’ı “normalleştirmenin” mücadelesini veriyor.



Görünüş tamam. Ama Lucas’ın insan olduğu unutuluyor bir süre. Zaten Lucas kendi de unutuyor. Lucas kendi karar almalı. Ama neyin kararı. Jaques ne kadar yalnızsa Lucas onun iki katı.
Gemilerde kadının uğursuzluk getirdiğine inanılır. Jaques’in gemisi barı. Jaques’in barları kadınlara göre yerler değil. Jaques’in barları erkeklerin gelip özgürlüklerini ilan ettikleri ve hiçbir kadın elinin onlara ulaşamayacağı bir mabet.
Böyle bir adamın yanında yaşıyor bizim Lucas. Ve bir gece bir kadın giriyor içeri, güzel bir kadın. (Hey don’t cry) filmin en sevdiğim sahnesi. İstemeden de olsa barın kuralları yıkılıyor. Bir şampanya sayesinde. Sessizce uyuyor orada kadın.
Lucas’a bir amaç bir verecek karar lazımdı. Kadın Lucas’ın kararı oluyor ve Lucas Jaques’in onu dönüştürme/giydirme vs. çabalarıyla değil, aldığı kararla insan oluyor. Yanlış yada doğru Luc bir şey yapıyor. Sonucunu siktir edin Lucas kendi kararını alıyor…

Bir insanı bir diğeri ehlileştiremez, sadece diğerine iyi ya da kötü yön verir. Lucas’a olanlar tam olarak buydu. Yaşlı dostu Jaques ona çok şey kattı. Lucas Jaques’e hayat verdi. Ama bu ihtiyar fazla kalmayacak gibi duruyor doktoru onu kalp için sıra bekleyenler listesine yazıyor. Yani Jaques’in yaşamı birinin ölmesine bağlı. Dostluk her zaman bakidir. Birbirlerinin ağzına sıçsalar da içmişlerdi bir kere dostluk suyundan. Artık kim gitse diğer için hiç iyi olmayacaktı.
İki insan ve bir lanet olası bar. Bu kadar küçük bir alanda aslında bizim günlük yaşantımızdan farklı bir şey olmuyor. Fakat filmde önemli bir unsur var o da filmin yönetmeni Dagur Kari! Sadece bu filmiyle değil diğer filmleriyle de aynı övgüyü hak eden bir yönetmen. Sıradan olanı, günlük hayal kırıklıklarını hem olduğu gibi gösterip hem de seyredilir kılmak kolay olmasa gerek. Paul Dano’nun(Lucas) rolünü aslında Tom Waits oynayacakmış diye dedikodular döndü bu film hakkında. Bunun için üzülenler tanıyorum. Fakat iyi ki Paul Dano oynamış. Litle Miss Sunshine’den beri dikkatimi çeken bir oyuncu Paul Dano ve filmde de beni şaşırtmayarak çok iyi bir iş çıkardı. Brian Cox için ne desem az bu film bir roman olsaydı ve ben de okusaydım Jaques için Brian Cox’dan başkası gelmezdi aklıma. Dagur Kari farklı kadınlar çiziyor filmlerinde ve her filminde güzel ve o çizdiği nitelikteki farklı kadınla uyumlu kızlar buluyor Noi Albinoi filmindeki Kafedeki kız , Dark Horse’da Franc ve bu filmde April(Isild Le Besco) o yüzden bu film roman olsa Dagur Kari , “Barış ben bunu filme çekeceğim hangi kızı oynatayım dese” . “Sen daha iyi anlarsın üstat derim.”
Filmde Hoşuma Gidenler
Piyano Zaman zaman görünen bu aleti ne zaman görsem tebessüm ettim.
Ördek: Bu ördek başta noel’de yemek için alınsa da. Filmin oyuncularından biri oldu ve barın köşesinden seyirciye göz kırptı. Ördeği alış sahnesi dahil ördeğin var olduğu her sahne eğlenceliydi. “Yoldaşımız olan bir ördeği öldüremeyiz” dedi Lucas ve bir şekilde öyle de oldu.
Barın Mutfağından Yukarı Çıkan Garip Merdiven: Vay be! Dediğim andır çekiyorsun aşağı iniyor. Bir perde gibi. En sevdiğim sahne April’in bu merdivenden Lucas’ın odasına çıktığı andır. Bunun sebebi merdivene olan hayretimizin ortaklığındandır. “Vay canına.
Filmin Sevdiğim Mottoları
Sanırım hepsi Jaques’in ağzından çıkan şeylerdi.
Şampanya kadınlar için değildir. Sadece futbolda önemli zaferleri kutlamak içindir.
Brokoli osuruğun şekle bürünmüş hali. Osuruğu elimizle tutabilseydik...
...gözünde canlandır. Bence brokoli gibi bir şeye benzerdi.
Hayatımı kurtardınız, beni giydirdiniz ama ben ancak size spermlerinden başka bir şey veremem. Size spermlerimi bağışlıyorum. (LUCAS)
EN SEVDİĞİM SAHNE



Ördekten bahsetmiştim ve o ördeği gördüğüm andan itibaren kesilecek diye üzülmeye başladım. Bara gelen ve Budist olduğunu iddia eden Asyalı bir adam var. En sevdiğim sahne içinde ördek geçen Jaques’in bu Asyalı ile konuştuğu sahne oldu ve en eğlendiğimde buydu.
--Acıyla geçen aylar boyunca tek tesellim, bu ördeğin bir tabak içinde önüme servis edilmesinin hayaliydi.
Bekle, Lucas.
Bir saniyeliğine elindeki satırı aşağı indir Merak ettim de... siz Budacı'lar ne yiyorsunuz? Vesak Festivali boyunca yani.
-Ben şahsen, ördek yiyorum.
--Budizm ve vejetaryenliğin el ele olduğunu sanırdım.
--Yani, Budizmin ilk öğretisi yaşayan bir canlıya zarar vermekten ve onu öldürmekten kaçınmak. Peki sen nasıl et yiyebiliyorsun?
-Aslında, Buda et yermiş bu yüzden kendisi vejetaryen değil. İşin doğrusu, Buda'nın bozulmuş domuz eti yiyip zehirlendiği tahmin ediliyor. Buda'ya göre yeme maksadıyla bir hayvanın öldürüldüğünü görürsen, duyarsan veya kuşkulanırsan o eti yiyemezsin.
-- Birbirimizi kandırmayalım. Yani, kasaplardaki tüm etler yenilmek için öldürülen hayvanlardan oluşuyor. Bu yüzden ilk öğretiyi yerine getirmemiş oluyorsun.
- Ancak bir hayvanın öldürülmesine de dâhil olmuyorum.
--Bu da demek oluyor ki yeme maksadıyla bir hayvanın öldürüldüğünü görmediğin ve bundan kuşkulanmadığın için uygun eti bulmuş oluyorsun.
-Öyle de denebilir.
--Buda'nın maymunlarının seni bir düzene sokması lazım.Çünkü bu hiç mantıklı değil.
--- Şunu öldüreyim mi artık? (Lucas)
--Bak ne diyeceğim... Bu akşam et yiyebileceğimi hiç sanmıyorum. Bize şöyle yüzü gözü olmayan bir şeyler hazırlayabilir misin?

3 yorum:

Adsız dedi ki...

çok güzel bir dille anlatılmış kesinlikle izleyeceğim

sibel alagöz dedi ki...

okuduğum en iyi film analizlerinden birisi olmuş. Dagur kari'den beklentim çok büyük bakalım ne çıkacak.

barisyuce dedi ki...

aaa bunu ben yazmıştım sibel alagöz çok teşekkür ederim.

Yorum Gönder